
Çok taraflı toplantılarla sürece bölge ülkelerini de dahil eden Türkiye, böylelikle Bosna Hersek’in içinden geçtiği bu tarihi dönüşüm sürecinin barışçıl yöntemlerle sürdürülmesine ve devlet
inşasına katkı sağlamaya çalışmaktadır. Güçlü bir irade geliştirip geliştiremeyeceği Bosna-Hersek’in geleceği için önemlidir.
Muzaffer Vatansever
USAK AB Araştırmaları Merkezi Balkanlar Uzmanı
1992-1995 yılları arasında yaşanan savaşın ardından Bosna-Hersek’in yeni mimarisini oluşturan Dayton
Barış Antlaşması’nın 15. yılına doğru gittiğimiz şu günlerde, ülkede sancılı bir döneme şahitlik etmekteyiz. Gerek siyasi yönetim mekanizmalarının yapısından gerekse toplumsal dinamiklerden kaynaklanan bir dizi sorun günümüzde Bosna-Hersek’i yeni bir krizin eşiğine getirmiştir. 2006’dan bu yana ülkenin gittikçe kötüleşen durumu, uluslararası toplumun bölgede inisiyatif alma konusundaki çekinceli tutumu ile daha da derinleşmiş ve ülkedeki üç etnik grup yeniden karşı karşıya gelmeye başlamıştır. Zira, 3,5 yıl boyunca birbirine karşı savaşmış olan bu üç etnik grubun, arada dengeleyici unsurlar olmadan ortak bir paydada buluşabilmesi gerçekçi değildir.
Mekanizma işlemiyor
Ülkede yaşanan son gelişmeler değerlendirildiğinde, söz konusu tablo daha da netleşmektedir. Bosna-Hersek Dışişleri Bakanı Sven Alkalaj’ın yaptığı açıklamalara göre Bosnalı Sırplar veto güçlerini kullanarak karar alma mekanizmalarını işlemez hale getirmektedir.
Diğer taraftan, Bosna-Hersek Federasyonu yapısı içerisinde yer alan Bosnalı Hırvatlar da fırsat buldukça kendi entisitelerinin olması yönünde talepler öne sürmektedir.
Var olan bu siyasi çıkmazın sonlandırılması için AB ve ABD ortak girişimi ile başlatılan Butmir Süreci de istenilen sonuçları doğuramamış, ülkenin yönetim sisteminin iyileştirilmesi ve işleyen bir devlet haline getirilmesine yönelik hazırlanan reform paketi Boşnak,
Sırp ve Hırvat parti liderleri tarafından reddedilmiştir.
Sonuç itibariyle geldiğimiz noktada gittikçe derinleşen siyasi bunalımın ülkenin parçalanmasına yol açabileceği ihtimalleri yeniden dile getirilmeye başlanmıştır. Bosna-Hersek’in geleceğini tehdit eden mesele, temelde Dayton Antlaşması’nın doğasından kaynaklanan sorunlar ancak özünde Sırpların uzlaşmaya yanaşmaması ve Hırvatların bilhassa son dönemde yükselmeye başlayan milliyetçi tutumlarıdır. Bu durum taraflar arasında diyalog ortamının oluşturulmasını sağlayacak mekanizmalar geliştirilmesini zorunlu kılmaktadır.
Türkiye’nin yapıcı girişimleri
Ancak uluslararası toplumun görece ilgisizliği nedeniyle konuyla ilgili güçlü bir irade oluşturulamamıştır. Bu noktada, Türkiye’nin geçtiğimiz senenin ortalarından itibaren başlattığı Balkanlar coğrafyasındaki yoğun diplomatik temasları oldukça önemli bir adımı oluşturmaktadır.
Bilhassa çok taraflı toplantılarla sürece bölge ülkelerini de dahil eden Türkiye, böylelikle Bosna Hersek’in içinden geçtiği bu tarihi dönüşüm sürecinin barışçıl yöntemlerle sürdürülmesine ve devlet inşasına katkı sağlamaya çalışmaktadır.
Bu çerçevede son dönemde bölgesel işbirliği platformları çerçevesinde gerçekleşen toplantıların da etkisiyle Türkiye ile Bosna-Hersek (ve soruna farklı açılardan müdahil bölge ülkeleriyle) arasındaki diplomatik ilişkiler yoğunlaşmıştır. Bunun bir boyutunu, Bosna-Hersek’in uluslararası alandaki ilişkilerine katkıda bulunmak amacıyla Türkiye öncülüğünde Ekim 2009’da başlatılan “Türkiye-Bosna-Hersek-Sırbistan üçlü danışma toplantıları” oluşturmaktadır.
İlki 10 Ekim 2009’da İstanbul’da Güneydoğu Avrupa Ülkeleri İşbirliği Süreci Dışişleri Bakanları Gayri-resmi Toplantısında gerçekleştirilen buluşmada Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Bosna-Hersek Dışişleri Bakanı Sven Alkalaj ve Sırbistan Dışişleri Bakanı Vuk Jeremiç bir araya gelmiştir. Sonrasında Davutoğlu 16-17 Ekim’de Bosna-Hersek’e resmi bir ziyaret gerçekleştirmiş ve Bosna-Hersek’in toprak bütünlüğü ve siyasi istikrarına ilişkin Türkiye’nin desteğini vurgulamıştır.
Üçlü Danışma toplantısının ikincisi ise 8 Kasım 2009 tarihinde İstanbul’da İSEDAK Zirve Toplantısı kapsamında yapılmış, akabinde üç dışişleri bakanı Ankara’da yapılan İKÖ-Bosna Hersek Temas Grubu Toplantısında yeniden biraraya gelerek mevcut sorunlar ve anayasal reform süreci tartışılmıştır.
Diplomasi başlayacak
Bu görüşmelerde somut bir netice çıkmasa da üçlü danışma toplantılarının her ay yapılması kararı alınmış ve bu doğrultuda üçüncüsü Aralık ayında Saraybosna’da düzenlenen (13-14 Aralık) Medeniyetler İttifakı Güneydoğu Avrupa Bölgesel Stratejisi Bakanlar Toplantısı esnasında gerçekleştirilmiştir.
Dördüncüsü ise 15 Ocak tarihinde Belgrad’da yapılmıştır. İstikrarlı bir şekilde devam eden toplantılardan ilk somut netice 9 Şubat tarihinde Ankara’da yapılan beşinci görüşmede elde edilmiş ve taraflar önümüzdeki günlerde Bosna-Hersek’in Sırbistan’a Büyükelçi ataması kararını almıştır. Böylece ilk aşama olarak diplomatik ilişkilerdeki sıkıntıların aşılacağı mesajı verilmiştir.
Söz konusu görüşmeler esnasında, Davutoğlu gerek ülkedeki diğer siyasi liderlerle gerekse Bosna Hersek Yüksek Temsilcisi Valentin Inzko ile de temaslarda bulunmuştur. Katıldığı uluslararası ve yerel platformlarda, Bosna-Hersek’in NATO üyeliği konusunda Üyelik Eylem Planı (MAP)’nın başlatılması gerekliliğini sürekli dile getirmiş, bölgedeki istikrarın ancak bu şekilde sağlanabileceğini vurgulamıştır.
Normalleşme önündeki engeller
Bu yönde Saraybosna toplantısının ardından üç bakan “Bosna-Hersek Eylem Planı”nı kabul etmişlerdir. Bunlara ilaveten hem
Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığı düzeyinde gerçekleşen ziyaretler hem de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün 25 Ekim’de Sırbistan’a ve sonrasında diğer bölge ülkelerine gerçekleştirdiği ziyaretler vardır. Türkiye’nin yürüttüğü bu yoğun diplomasiyi sorunun çözümünde aktif rol aldığının bir göstergesi olarak değerlendirmek mümkündür.
Bosna savaşı esnasında görece etkin bir politika izleyememiş olan Ankara’nın, bu kez olaylar sıcak çatışmaya dönüşmeden tarafları uzlaştırma çabası takdire değerdir.
Ancak Bosna-Hersek’teki sürecin iyileştirilmesinin önünde ciddi sıkıntılar da bulunmaktadır. Bunlardan birincisi uluslararası toplumun daha aktif ve somut girişimlerle meseleye müdahil olması gerekliliğidir.
Nasıl ki 1995 sonrası dönemde, uluslararası toplumun baskısı Demokles’in Kılıcı misali Bosna-Hersek üzerinde sallanmadan otorite sağlanamamış ve ne zaman ki Demokles’in Kılıcı Bosna-Hersek üzerinden çekilmeye başladığında sistem çatırdamaya başlamışsa, bundan sonra da durum farklı olmayacaktır.
Kozlar dikkatli kullanılmalı
Bu anlamda Türkiye’nin de sürekli dile getirdiği gibi Bosna-Hersek’in Euro-Atlantik yapılarıyla bütünleşmesi istikrarın tesisi açısından son derece önemlidir. Bölge ülkelerine verilen NATO ve AB üyeliği perspektifi, süreci şekillendirmede kilit unsurlardandır. Fakat aynı zamanda kozlar dikkatli kullanılmalıdır.
Zira, Aralık sonunda AB’nin Sırbistan’ın ani bir kararla AB üyeliğine başvuru yapma yolunu açması Sırpları yatıştırırken Boşnakları karşısına almıştır. Ayrıca AB’nin Sırbistan, Makedonya ve Karadağ’a tanınan ancak Arnavutluk ve Bosna-Hersek’i dışarıda bırakan vize uygulamaları ile ilgili kararı da sıkıntı doğurmuştur.
Her ne kadar mukayese kriterlerine göre verilmiş teknik bir karar olsa da, ‘kararların algısı da gerçek gerekçeleri kadar önemlidir’. Konunun bölge içinde tekrar etnik ve dini farklılıkları öne çıkaran bir mesele haline dönüşmemesi için AB, Türkiye dahil bölgedeki tüm taraflara ‘objektif’ yaklaşmalıdır.
Halkların eşitliği için
Normalleşme sürecinin önündeki ikinci engel ise Dayton Antlaşması’na dayanan anayasal değişikliklerdir.
Zira, idari ve siyasi yönetişim mekanizmalarından, etnik homojenliğe dayanan entite sistemi ve halkların eşitliği meselelerine kadar son derece hassas dengeler üzerine oturan bu Antlaşma üzerinde, en küçük bir revizyon girişimi var olan yapıyı tamamen yıkabilecek potansiyele sahiptir.
Sonuç olarak, Türkiye’nin yoğun diplomasisi yapıcıdır; ancak hem uluslararası toplum hem de tarafların arkasında duracağı güçlü bir irade oluşturup oluşturamayacağı Bosna-Hersek’in geleceği için belirleyici olacaktır.






